Forum •  Email •  Bize Yazın •  Ziyaretçi Defteri •  Anasayfam Yap •   
 Siteiçi Arama
Sonuçlar 2-3 saniye gecikmeli gelir.
Kullanıcı Girişi
Kullanıcı Adı
Şifre
Şifrem
Yeni Kayıt
Güncel Haberler
Sevgi üç türlüdür

 
Anasayfa / İLETİŞİM / 





Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
EVLİLİK SORUNLARI-2

Eğer kendimize “doğru” bir eş seçemezsek, evliliğimizi ta başından başlayarak kötü bir gelecek bekliyor demektir. Yaşamımızı paylaşacağımız bir insanı seçme konusunda sık sık yanlış bir seçim yapmamızı nasıl açıklayacağız? Burada gerçekten olup biten nedir? Bu, kendi ihtiyaçlarımızın farkında olmayışımızdan mı kaynaklanıyor? Yoksa karşımızdaki insanın bilgisizliğinden mi? Ya da aşık olmanın etkisi altındaki geçici körlükten mi? Gerçekten de bütün bu etkenler araya girebilir. Yine de gönüllü evliliklerin hepten “yanlış” seçimlere dayanmadığını anımsamamız gerek. Karşımızdaki insanın bir özelliği gerçekten de bizim beklentilerimizden birisine karşılık gelmiştir; ondaki bir şey, içimizdeki bir arzuyu gerçekten yerine getirmeyi vaat etmektedir; belki de gerçekten o şey evlilikte arzumuzu yerine getirmiştir. Yine de eğer eşle ortak yanları yoksa gerçek kişiliğin geri kalanı bir köşeye çekilir ve bu yabancılık kaçınılmaz olarak kalıcı bir ilişkiyi yaralar. Dolayısıyla bu tür bir seçimdeki temel hata, seçimin yalıtılmış bir koşulu yerine getirmesi için yapılmış olması gerçeğinde yatar. Tek başına bir dürtü, bir istek zorla öne çıkmış, geride kalan her şeyi gölgede bırakmıştır. Örneğin bir erkekte birçok erkeğin arkasından koştuğu bir kıza sahip olmak karşı konulmaz bir güdü olabilir. Ama bu, sevgi için özellikle elverişsiz bir durumdur, çünkü kadının arzusunun, öteki rakiplerin yenilmesiyle birlikte yavaş yavaş sönmesi gerekecek ve ancak bilinçsizce aranan yeni rakiplerin sahneye çıkmasıyla birlikte yeniden alevlenebilecektir. Ya da bir eş gerçekten çekici gözükebilir, çünkü ekonomik, toplumsal ve ruhsal alanlardaki olanca farkedilme özlemlerimizi gerçekleştirmeyi vaat edebilir. Ya da bir başka olayda seçimi, eski gücünü koruyan çocukluk arzuları belirleyebilir.

Ne kadar çağdaş olsak, içgüdüsel yaşamımızı ne kadar denetim altına almış olsak da derinlerde bir yerde gizli özlemlerimizin gerçekleşmesini engelleme tehdidinde bulunan kişi ya da güçlere karşı dinmeyen bir öfke beslemekbizim doğamızda vardır. Biz varlığını hissetmesek de bu öfke yavaş yavaş büyüyecek ve bu öfkenin yol açacağı sonuçlara sırtımızı dönsek de o, yaşamımızda etkin bir güç olmayı sürdürecektir. Ve eşimiz, kendisine yönelik tutumumuzun daha eleştirel, daha sabırsız ya da daha savsaklayıcı olduğunu sezinleyecektir.

Sevgi ihtiyacımızın artan katılığı yüzünden ortaya çıkan tehlikenin, çelişik beklentilerin yarattığı çatışmalardaki kadar önemli olmadığı bir grup vardır. Genellikle etkinliklerimizde kendimizi olduğumuzdan daha bütünlük içinde algılarız, çünkü içgüdüsel olarak - ve belli bir takım nedenlerle- içimizdeki çelişik durumların, kişiliğimize ya da yaşamımıza yönelik bir tehlike içerdiğine inanırız. Bu çelişik tutumlar, coşkusal dengesi bozulmuş insanlarda daha da belirgindir ama, bu belirginlik, kesin sınırlar çizmenin ötesinde gözükmektedir. Bu tür iç çelişmelerin kendilerini cinsel alanda daha güçlü olarak ve kolayca dile getirmesi çok doğaldır. Çünkü iş ve bireyler arası ilişkiler gibi yaşamın öteki alanlarında dış gerçeklik bizi daha bir birlik içinde ve uyumlu olmaya zorlamaktadır. Genellikle dümdüz bir çizgi üzerinde yürüyen insanlar bile cinselliği çelişik fantezilerin oyun alanı yapmaya kolayca özenebilirler ve bütün bu değişik beklentilerin, fantezilerin evliliğede aktarılması çok doğaldır.

Sevgi ve hırsın ilk kez ergenlik döneminde ortaya çıkmadığının, küçük çocuğunda ateşli bir biçimde isteme, ısrar etme ve arzulama yetisine sahip olduğu gerçeğinin anlaşılması, Freud’a borçlu olduğumuz temel, belki de unutulmaz iç - gözlemlerden birisidir. Çocuğun duyguları henüz köreltilmediği için bu duyguları belki de yetişkinlerden daha farklı bir yoğunlukta yaşama ve duyma yetisine sahiptir. Bu gerçekleri kabul edersek, ayrıca her hayvan gibi bizimde büyük cinsler arası çekim yasasına bağlı olduğumuzu benimsersek, Freud’un her çocuğun geçirmek zorunda olduğu bir gelişim evresi olarak ODİPUS KOMPLEKSİ üzerinde uyuşmazlık konusu olan önermesi, bize garip ya da olağan dışı bir şeymiş gibi gelmeyecektir.

İlk sevgi deneyimleri boyunca çocuk hayal kırıklıklarının ve dayanılmaz kıskançlık duygularının vereceği altında kıvranacaktır. Ayrıca aldatılmış, cezalandırılmış, korkutulmuş, yıldırılmış olmanın acı dolu deneyimlerini yaşayacaktır.

İş de bu ilk sevgi deneyimimizlerimizden geriye her zaman bir takım izler kalır ve karşı cinsle olan sonraki ilişkilerimizi etkiler. Bu izler bireysel durumlarda sonsuz bir değişkenlik gösterir. Yine de her iki cinsin tutumları arasındaki farklılıktan, göze çarpan bir yapı ortaya çıkar.

Sık sık erkekde anneyle olan çocukluk ilişkilerinin aşağıdaki kalıntılarını buluruz. Her şeyden önce yasaklayıcı kadından bir kaçış söz konusudur. Genellikle çocuğun bakımını anne üstlendiği için, hem ilk yakınlık, sevecenlik, bakım, ilgi, sevgi deneyimlerimizi hem de, bize yönelik yasaklamaların ilkini anneyle ilişki içinde yaşanır. Bir insanın kendisini bu ilk deneyimlerden tam anlamıyla kurtarması çok zordur. Sık sık ve hemen hemen bütün erkeklerde; özellikle spor kulüplerinde, derneklerde, bilim kuruluşlarında hatta savaşta bile kendi aralarındayken nasıl mutlulukla canlandıklarını görünce bu ilk deneyimlerin izlerinin hemen her insanda kaldığı izlenimini ediniriz. Bu erkekler denetimden kaçan haylaz okul çocukları gibidirler bu tutumun öteki kadınlardan çok annenin yerini almaya adanmış evlilik eşiyle olan ilişkide kendini tekrarlaması doğal bir şeydir. Anneye yönelik çözülmemiş bağımlılık ilişkisini ele veren bir başka özellik de Meryem Ana kültüründe doruğuna ulaşan kadının azizliği görüşüdür. Bu görüşün gündelik yaşamda belki de güzel yanları olabilir. Ancak madalyonun öteki yüzü oldukça tehlikelidir. Çünkü aşırı durumlarda bu hoş, saygı değer kadının cinsiyetsiz olduğu ve birinin ona arzu duymasının onu alçaltacağı inancının doğmasına yol açar. Bu kavram ayrıca birisinin böyle bir kadını çok sevse de onunla dolu dolu bir sevgi ilişkisi bekleyemeyeceği ve sadece gözden düşmüş bir kadın tipiyle bir fahişeyle cinsel doyum arayacağı anlamına gelir. Bu, belirgin durumlarda bir erkeğin karısını sevip ona değer verebileceği ama onu arzulamayacağı anlamına gelir. Bazı kadınlar özellikle eğer cinsel açıdan soğuklarsa kocalarının bu tutumuna karşı çıkmaksızın sezinleyebilirler ancak bu hemen hemen kaçınılmaz olarak her iki yanda da açık ya da gizli doyumsuzluğa yol açacaktır.

Bizi hayati ihtiyaçların doyumundan alıkoyan belki de tek bir etken vardır:Kaygı. Köken açısından konuya yaklaşmak olası olduğu ölçüde bu kaygının kaynağına ve gelişimini kavramak istiyorsak, kız çocuğundaki içgüdüsel etkilerin tipik yazgısını daha yakından incelememiz gerekecektir. Bu alanda kadınlık rolünün küçük kıza tehlikeli görünmesine küçük kıza tehlikeli görünmesine ve kızın bu rolden tiksinmesine yol açabilecek birçok etken bulabiliriz. Çocukluğun tipik korkularıyla bunların basit sembolizme bu korkuların gizli anlamlarını kestirmeyi kolaylaştırır. Hırsızlardan, yılanlardan, vahşi hayvanlardan ve gök gürültüsünden korkmanın anlamı eğer kadını yok edebilecek zorla onun içine girecek, onu yok edebilecek karşı konulmaz güçlere yönelik bir korku değilse başka ne olabilir? Ayrıca anneliğin ilk iç güdüsel sezgiyle ilgili daha başka korkuların varlığı da söz konusudur. Küçük kız bir ölçüde bu gizemli ve ürpertici olayı gelecekte yaşamanın korkusu içindeyken öte yandan da bu olayın hiçbir zaman yaşama şansına sahip olamayacağı korkusu duyar.

Bu rahatsız edici duygulardan küçük kız, tipik bir yolla istenen ya da düşlenen bir erkeklik rolüne sığınarak kaçar. Bu kaçışın az çok belirgin yanları dört ile on yaşları arasında gözlenebilir. Ergenlikten önce ve ergenlik süresince erkek çocuklara özgü gürültücü tavırlar kadınsı bir tutumun gelişmesine yol vermek için yavaş yavaş gözden kaybolurlar. Yine de bu erkeksi tutumun bazı güçlü ve rahatsız edici yanları varlıklarını alttan alta sürdürebilir ve değişik yollardan etkili olabilirler. Bu tutumun kalıntılarını şöyle sıralanabilir; Hırs, güç etkisi, kendine oranla her zaman daha iyi bir durumda olan erkeklere karşı kızgınlık, erkeklere yönelik belki de değişken cinsel kullanım biçimlerindeki alt üst edici bir tutum söylenebilir.

Annelik bu tür elverişsiz bir gelişmeden zarar görmeye yatkın olan kadınlık işlevlerin birisidir. Burada bu tür fiziksel ya da coşkusal rahatsızlıkların dile gelebileceği çok değişik yolları irdelemekten çok şu sınırlamayı yapmak gerekir. Sağlam temeller üzerine kurulu bir evlilik araya bir çocuğun girmesiyle bozulabilecek bir yapıda mıdır? Sık sık çocuğun evliliğin temellerini sağlamlaştırdığı mı? Yoksa içten içe yıktığı mı? Sorusunun bir özdeyiş biçiminde dile geldiğini duyarız. Yine de bu soruyu genel anlamda ele almak yararsızdır. Çünkü bu belli bir evliliğin iç yapısına bağlı olacaktır. Evli çiftler arasında o güne dek güzel kalan bir ilişki çocuğun gelişiyle bozulabilir mi?

Böyle bir sonuç biyolojik açıdan çelişik gibi görülsede belli ruhsal koşullar altında baş gösterebilir. Örneğin bilinç dışında annesine yönelik bağlılığını çok güçlü bir biçimde koruyan bir erkek, kendi karısı bir kez anne olduktan sonra onu bir anne figürü olarak yaşamaya başlayacak ve böylece onun için karısına cinsel açıdan yaklaşmak olanaksızlaşacaktır.

Erkeğin tutumundaki böyle bir değişiklik kadının gebelik, doğum ve emzirme süresinde güzelliğini yitirdiği ussallaştırmasıyla haklı çıkarılabilir. Ve biz varlığımızın derinliklerinden gelip, yaşamımızı etkileyen coşkuyla bu türden ussallaştırmaları göğüslemeye çalışırız.

Bir kadındaki buna karşılık gelen olay, gelişimindeki belli bir sapmayla kadınsı özlemlerinin hepsinin çocuk üzerinde yoğunlaşması olacaktır. Dolayısıyla kadın sadece erkeğin içindeki çocuğu zaten kendisinin temsil ettiği çocuğu kadına vermesi gereken çocuğu sever eğer bu tip bir kadın gerçekten çocuk sahibi olursa koca gereksiz hatta bir takım istekleriyle sıkıcı bir insan olup çıkacaktır.

Dolayısıyla belli ruhsal koşullar altında çocukta uzaklaşma ya da, tiksinti kaynağı olabilir.

Genellikle evliliğin yıkılmasından sorumlu tuttuğumuz evlilik içindeki bir kıvılcım ya da üçüncü kişilerin araya girmesi gibi şeyler zaten belli bir gelişmenin sonucudur.

Bunlar genellikle bizden gizli kalan ve düzenli olarak eşe yönelik tiksintiye dönüşen bir sürecin sonucudur. Bu tiksinti kaynaklarının, eşlerin sıkıcı özellikleriyle çok daha az ama bizim kendi gelişimimizden evliliğe aktardığımız çözülmemiş çatışmalarımızla daha çok ilgisi vardır.

Bu nedenle evlilik sorunları görev duygusu ve belli şeylerden vazgeçmeyle ilgili öğütlerle de iç güdüler için sınırsız özgürlük önerileriyle de çözülemez ilk yol bugün artık bizim için hiçbir önem taşımamaktadır. İkincisi ise en güzel değerlerimizin uçup gidebileceği tehlikesinden oldukça uzaktır, yine de aynı zamanda bizim mutluluk çabalarımıza yeterince hizmet etmekten de uzaktır. Pratik açıdan sorunun aşağıdaki gibi ortaya konulmasında yarar vardır. Eşe yönelik tiksintiye yol açan etkenlerin hangilerinden kaçınılabilir? Gelişimdeki aşırı uyumsuz yıkıcılıklardan kaçınılabilir, en azından yoğunlukları azaltılabilir. Haklı olarak iyi bir evlilik şansını evlilik öncesinde her iki eşin birlikte ulaştıkları coşkusal kararlılığın ve dengenin ölçüsüne bağlı olacağı söylenebilir. Yine de güçlüklerin birçoğu kaçınılmaz gibidir. Doyum için çalışmak yerine onun bize armağan olarak sunulmasını beklemek insan doğasının bir parçası olabilir. Cinsler arasında çok güzel yani, kaygısız bir ilişki ulaşılmaz bir ideal olarak kalabilir. Ayrıca kısmen kendi doğamızın bir parçası olan içimizdeki belli çelişik beklentilerin bazılarından vazgeçmeye yönelik iç tutumumuz tarih sarkacının bize çarptığı ana bağlı olarak değişecektir. Bizden öncekiler iç güdülerimizden gerektiğinden çok özveride bulunmamızı istemişlerdi. Öte yandan biz bunu hepten ürkütme eğilimindeyiz öteki ilişkilerde olduğu gibi evliliktede en çok arzulanan amaca uzlaşma sağlamakla ulaşılabilir. Yine de evliliği gerçekten tehdit eden temel özveri eşimizin güncel hatalarını bize zorla kabul ettirdiği bir özveri değildir. Herşeye rağmen bize kendi doğasının izin verdiği sınırların ötesinde birşeyler veremediği için onu bağışlayabilmeli ama ayrıca kolayca havayı zehirleyen doğrudan dile gelen ya da ima edilen diğer arzularımızı da bir yana bırakmak zorundayız.

Kaynağını, değerlerini ve tehlikelerini açık görüşlülükle yeniden irdeleyerek tek eşliliğin mutlak ölçüsünü içtenlikle yeniden gözden geçirmeliyiz.


Sayfa-1 | Sayfa-3

Bu yazı 7483 defa okundu.



Bu Kategorideki Diğer Başlıklar
 - BAŞKALARININ DERDİYLE DERDLENMEK
 - Kurum İçi İletişimin Önemi
 - Çiftler, evliliğin ilk yıllarında hangi hataları yapıyor?
 - Hoşlanma, Sevgi ve Aşk Arasındaki Farklar
 - İnsanı Anlamak - Prof. Dr. Özcan Köknel
 - Lütfen duy beni sevgili eşim!
 - Aile İçi Şiddet
 - Flörtün Amerikancası
 - Çalışan bir kadın eşinden ne bekler?
 - Eşinizle bütünleşebildiniz mi?
 - İNSAN İLİŞKİLERİNDE USTALIK-4
 - İNSAN İLİŞKİLERİNDE USTALIK-3
 - İNSAN İLİŞKİLERİNDE USTALIK-2
 - İNSAN İLİŞKİLERİNDE USTALIK
 - Çikolata Parası
 
MAKALELER
KİŞİLİK
EĞİTİM
İLETİŞİM
HİPNOZ
PSİKOLOJİ
BAŞARI
BAŞARI ÖYKÜLERİ
HAFIZA
KARİYER
AKTİF ÖĞRENME
İMAJ
BEDEN DİLİ
HAYATA DAİR
YAŞAM
MİZAH
ŞİİR
GELİŞTİREN SÖZLER
KİTAP ÖZETLERİ
BİYOGRAFİ
SAĞLIK
BEBEK - ÇOCUK
BİLGİ


Yeni Eklenenler
İbn Rüşd
Ceza Korkusu ile Doğru Yapan Çocuk Doğru Çocuk mudur?
Televizyonsuz Ev
Hakikat Nedir? Gerçek Nedir?
ÖZ'ÜN TERCÜMANI SÖZ
BAŞKALARININ DERDİYLE DERDLENMEK
PSİKOLOJİ ve TASAVVUF
Başarının Sırrı
Zafer Azimlilere Aittir
Psikoloji nedir? Psikolojik hastalıklar nelerdir? Psikolojik hastalıklar nasıl tedavi edilir?
Kurum İçi İletişimin Önemi
Çiftler, evliliğin ilk yıllarında hangi hataları yapıyor?
İyi Ol, Sağlıklı Ol
Yunus Emre
ASMA YAPRAĞI


Döviz Bilgileri
(Doviz)
Alış
Satış

Dolar:
4.7908
4.7994
Euro:
5.5680
5.5780
Güncelle

   
Website Security Test Toplu Mail Gönderimi